26 Temmuz 2010 Pazartesi

Özgür Masur Röportajı

Özgür Masur'un Nişantaşı'ndaki ofisinde, zarif silüetli rengârenk elbiselerinin arasında, modadan, yeni koleksiyonundan, kadınlardan,eğlenceli ve sıkıcı şeylerden konuşmaya başladık... Elbette en baştan başlamak gerekiyordu, her zaman moda tasarımcısı olmak istediğini bilip bilmediği ilk soruydu, öyleymiş.


Tasarımlarını oluştururken aidiyet duygusu etkili oluyor mu? Kendini bir coğrafyaya, bir düşünceye ya da birine ait hissediyor musun?

Tabii ki çok etkili. Bizim ülkemizde moda kendini yeni yeni göstermeye başladı. Ben Paris’e İtalya’ya veya Londra’ya gittiğim zaman tasarım anlamında tamamen başka bir boyuta geçiyorum ve yapmak istediğim şeyler kafamda daha iyi netleşiyor. Buradayken de net tabii ama coğrafyanın, o ruhun, o enerjinin de çok etkili olduğunu düşünüyorum açıkçası. Tasarım aşamasını geçtiğim zaman nerede olduğumu çok takmamaya ve daha dünyalı bir açıdan bakmaya çalışıyorum. Coğrafya beni çok etkilemiyor ama çıkış noktalarımda yardımcı oluyor elbette.

Yeni koleksiyonun ana teması, dikkat çekecek özellikleri neler?

Yeni koleksiyonum adı ve görselliği itibariyle çok çok güçlü ve sağlam. Koleksiyonumun adı protez-sto! Protez, insanoğlunun doğumundan ölümüne kadar geçirmiş olduğu bütün evrelerde ona yapılan baskıları ifade ediyor. Bunun içinde mutluluklar, politika, siyaset de var. Bize verilen bir isimle bile başkaları bize bir şeyleri diretiyor ve ne olacağımızı belirliyor.Bana Özgür adını koyarak, sen Özgürsün diye bir belirlemeye gidiyorlar. Hayatta bize verilen, takılan herşeyi protez olarak algıladım ve bunları görsel olarak boyunluklarla, protez gibi kenarlarla, ayaklara takılan aparatlarla ifade ettim. Paltoların bile omuzlarında yükler var, bunlar tamamen hayatın bize kattığı anlamlar ve hikayeler. Ben de bunu –sto eki ile protesto ediyorum. Herkes kendinden bir şeyler bulabilir…

Bunu oluştururken kimlerden ya da nelerden ilham aldın?

Tam olarak çıkış noktam o olmasa da beni çok etkileyen biri var; Bergen. Bergen’in hayatını okudum ve çok etkilendim. Bergen o vizyonuyla, yaptıklarıyla yurtdışında olsaydı Amy Winehouse ya da Lady Gaga’dan hiçbir farkı olmayacaktı bence. Ben Madonna’yı, Amy Winehouse’u, Björk’ü çok severim ama Bergen de benim kendi coğrafyamın insanı. Öyle bir şey ki, bir kadın kocasının ona yüklemiş olduğu anlamlar ve o anlamlar içerisinde suratı kezzaplı bir şekilde sahneye çıkmaya çalışıyor ve suratının yarısını taşlarla, simlerle kapatıyor. Tüyleri diken diken eden bir hikaye ve arabesk olması hiç umurumda değil. Koleksiyonla ilgili süreçte bunları düşündüm. Herkesin omuzunda yükler var ve insanlar mutsuz. Çünkü bir süre sonra o yükler ağır gelmeye başlıyor ve insanlar taşıyamıyor.

Dünya’daki çok büyük modaevlerinin bile iflaslarını açıkladığı ya da finansal olarak desteğe ihtiyaç duyduğu bir dönemde Türkiye’de bir marka oluşturup onun istikrarını sağlamak zor değil mi?

Dünyada Dolce&Gabbana dışında finansal destek görmeden, sponsor yardımı almadan kendi kendini finanse eden marka olmadı. Dolce&Gabbana bir imparatorluk çünkü. Ama şu anda finansal kuvvet daha doğu’da. Bahreyn, Dubai… Para orada olduğu için insanlar da oraya kaymaya başladı. Türkiye’de ise çok zor. Zaten burada tasarım kültürü çok yeni yeni oturmaya başladığı için insanların ve finansörlerin de tasarımcıları tanımaya çalıştıklarını düşünüyorum. Mesela benim defilemde hiçbir sponsorum yok ve kendi emeğim, gücümle kumaşlarımı, diğer ihtiyaçları sağlamaya çalışıyorum. Tabii ki İtkib çok büyük destek, onlar sayesinde bu işi yapıyorum ama koleksiyon hazırlamak gerçekten büyük bütçeler gerektiren bir iş ve bunu kendi kendime yapmaya çalışıyorum.

Özgür Masur tasarımlarını giyen kadın kimdir?

Ekonomik gücünü elde etmiş, ayakları yere sağlam basan, derinliği olan kadındır. Hayata karşı bir duruşu olan kadınları giydirmeyi seviyorum. Her söze bir cevabı olan, güçlü kadınlar. Susmayan, protesto eden, protesto etmenin ne olduğunu bilen kadınlar. Prostesto etmek pankart açmak değildir. O bir duruştur bir fikirin içinde savunduğun bir ilkedir. Benim de bu anlamda biraz protestan bir yapım var. Benim protesto ettiğim şeyler insanın kendi duruşuyla, ahlak ve felsefesiyle ilgili.

Yeteneğinin ve yaptığı işlerin abartıldığını düşündüğün bir moda tasarımcısı var mı?

Karl Lagerfeld! Çok yeni bir şeyler yaptığına inanmıyorum ve abartıldığını düşünüyorum. Yeni nedir? Evet bu da tartışılır ama yine de ben kendimce abartıldığını düşünüyorum. Tamam çok güzel kumaşlar kullanıyor, kadınları güzel gösteriyor ama insanların onun önünde bu kadar eğilmesini abartılı buluyorum. Marc Jacobs da aynı şekilde… O kadar da değil! Bunların yerine abartılması gereken insanlar var. Mesela Hüseyin Çağlayan’ı konuşmaya bile gerek yok, o kadar iyi ki hakettiği yerde olduğunu düşünmüyorum. Karl Lagerfeld işin popülerlik kısmıyla çok ilgililenen, dalga geçen bir insan. Mesela dalga geçen, benim de kendisiyle dalga geçtiğim tasarımcı da, haddime düşmez ama John Galliano. Mesela moda konuşurken insanlar “abi nedir yani John Galliano musun?” derler. Evet abi John Galliano’yum! Benim de sadece fotokopilerimi çekmek için asistanlarım olsa, benim de evimin kirasını ödeyen bir finansörüm olsa, benim de Japonya’ya gitmek istiyorum dediğimde uçak biletim hazır olsa ben de John Galliano olurum! Benim şartlanmam sadece Türkiye’de olmak değil. Her şeyin bir açılımı var ve ben Türkiye’de John Galliano’dan çok daha başarılı tasarımcılar olduğunu düşünüyorum. Ama maalesef finansal yetersizlikler her şeyi etkiliyor.

Son dönemlerde çok tartışılan 0 beden modeller konusu hakkında ne düşünüyorsun? Bir kadının bir elbiseyi güzel bir şekilde taşıması için mutlaka zayıf mı olması gerekir?

Yoo, hiç alakası yok. Sadece şöyle bir şey var, ben de mankenlerimin zayıf olmasını isterim çünkü, elbiseyi giydiriyorsunuz giydirdiğiniz zaman poz veriyor, o fotoğraflar basına çıkıyor e fotoğraf ve ekran zaten insanın kilosunun üzerine 5 kilo daha ekliyor. Görmek istediğiniz şey daha kalın bir şekilde görünüyor. 38 beden bir mankene palto giydirdiğiniz zaman daha kalın gözüküyor ama 34, 36 beden mankenler daha güzel taşır diye de bir şey yok. Benim 44, 46 beden müşterilerim var. İşte bunların hepsi duruşla, nasıl durduğunuzla alakalı şeyler. Yani bakışla, kafanızı çevirmenizle, konuşmanızla, gözlerinizle… Bunların hepsi birer bütün. 34 beden olup mal mal, öküz gibi bakan mankenler de var. O kadar itici duruyorlar ki! Her şey edadan geçer. Yani her insanın hayata karşı bir cilvesi vardır ve onu kullanabilen kadınlar akıllı kadınlardır ve her zaman başarılı olurlar.

İnsanların en çok kapris yaptıkları konu ne oluyor?

Fiyat kaygısı. “Bana özel couture bir elbise istiyorum.” diye gelen insanlar geldikten sonra “ bu elbiseden çok ucuza şurda şu mağazada var.” Dediği zaman ben de “ e buyrun o zaman oraya gidin” diyorum. Asistanlarıma lütfen hanımefendi ile ilgilenin diyorum ve kendi odama çekiliyorum çünkü o zihniyetle gelmiş biri o parayı verdikten sonra biliyorum ki mutlu olmayacak. Benim de bu şekilde iş yapmaya enerjim yok. Gerçekten bana kendini özel hissetmek isteyen insanlar gelsin. Onun haricindekiler Nişantaşı’nda yol üzerinde o kadar çok mağaza ve çeşit var ki lütfen oradan alsınlar. Türkiye’deki kadınların maalesef bir çoğu kendisine özel dikilen elbisenin özelliğinin farkında değil. Karşılıklı mutlu olmak çok önemli bir şey.

İnsanın hayatını ne kolaylaştırır?

Para! Bunun dışında bir yardımcı çok kolaylaştırabilir.

Ne zorlaştırır?

Parasızlık! Bunun dışında aşk acısı her şeyden başka ve çok zor bir şeydir.

Ne sıkıcıdır?

Yemek yemek!

Böyle söyleyince çok şaşırıyorum. “Gerçekten mi? Yemek yemeyi bir ritüel gibi görmeyen, yemekle ilgilenmeyen insanların hep hayata karşı tutkusuz olduklarını düşünmüşümdür” diyorum.Yemek yemenin ne kadar sıkıcı bir şey olduğuna beni ikna etmek istercesine devam ediyor…

- Benim için çok sıkıcı bir şey. Keşke kapsüller olsa… Nefret ederim. Yemeği yiyip hemen masadan kalkmak istiyorum. O kadar gereksiz bir şey ki mastürbasyon gibi sürekli aynı şeyi yapıyorsun. Yani yeni bir şey yok, değişen tek şey yemeğin kendisi. Hayattaki mastürbasyonlardan nefret ediyorum. Hep farklı bir şeyler görmek ve farklı deneyimler yaşamak istiyorum. Yemek yerken kaşığı tutuyorsun ağzına götürüyorsun ve hep aynı şey.

Yemek yemek sıkıcıysa ne eğlencelidir? İçki içmek mi?

Yoo ben çok fazla içki de içmem. Dışarda kar yağıyorsa, ben battaniyemin altındaysam, sehpada çayım varsa ve televizyon karşısında çok sevdiğim bir filmi izliyorsam( Bu sırada sanki gerçekten o anı yaşıyormuş gibi pencereden dışarı bakıyor)… Perdeler kapalı ama aradan kar yağışını da izleyebiliyorsam bu benim için eğlencelidir.

Romantik bir insan mısın?

Evet. Kendi içimde çok romantik biriyimdir. Ben gece hayatını da çok sevmem. Evimde oturayım yanımda çayım kahvem olsun. Sevdiğim bir filmi seyredeyim ama dışarda ya yağmur ya da kar yağsın isterim.

Güneş?

Nefret ediyorum. Güneş’i hiç sevmem.

Biraz melankolik bir tip olduğunu söyleyebilir miyiz?

Biraz değil fazlasıyla!


Basının stil ikonları diye yansıttığı insanlar var ama Türkiye’de gerçekten iyi giyinen insanlar kimler?

Türkiye’de güzel giyinen insanlar var. Kendimce ben de güzel giyiniyorum mesela. Mesela Eda Taşpınar benim yakın arkadaşım ikoncan diyorlar ona. Eda; hissettiği, sevdiği şeyleri giyiyor. Biraz farklı giyiniyor diye ikoncan diyorlar. İkoncan ne demek ya? O kadar saçma bir şey duymadım. Mehmetcan gibi bir şey mi? Yani insanlar Eda gibi veya Deniz Berdan gibi nasıl rahat hissediyorlarsa öyle giyinsinler. Yurtdışında o kadar iyi giyinen insanlar var ki, burada birkaç kişinin isimlerinin biliniyor olması onların stil ikonu olduğunu göstermez. Herkes hissettiği, sevdiği şeyleri giysin!

Peki styling konusunda başarılı bulduğun yabancı diziler hangileri?

Ben bir Sex and the City hayranıyım ama çok fazla dizi seyretmem, çok film seyrederim. Benim duş alıp, televizyonun karşısına geçip uyumadan önce izlediğim tek kanal var o da National Geographic. Çok severim. Özellikle uçak kazaları raporlarını izlemeyi ve hayvanlar alemini izlemeyi çok seviyorum. Neydi o hırsızları bulan adamın programı? Suç araştırma programlarını da ilgiyle izliyorum.

Keşke kostümlerini ben tasarlamış olsaydım dediğin bir film var mı acaba diye merak ediyorum; "Jennifer Lopez’in oynadığı hücre (the cell). O filmdeki kostümler çok hoşuma gider ve keşke ben yapsaydım derim. Nicole Kidman ‘ı da çok beğenirim ve onu da giydirmek istiyorum. Amy Winehouse’un karanlık yapısı da beni çok etkiliyor. Onu da karanlık yapısına rağmen değişik renklerde giydirmeyi çok isterim. "

Belki onun da ruhunda öyle pembe bir taraf vardır?

Her insanın ruhunda her şey vardır. Önemli olan ne tarafa yakın hissettiğin ve nasıl yaşadığın.

Şu anda hayatta olmayan bir moda tasarımcısıyla bir akşam yemeği şansın olsa, kim olmasını dilerdin?

Coco Chanel. Bence onun da Bergen’den hiçbir farkı yok. Yetimhanede büyüyorsun, zor günlerden sonra şapka tasarlıyorsun, sonra bir parfüm yapıyorsun. Dünya’nın en önemli isimlerinden biri haline geliyorsun. Çok önemli bence. Kadına ilk defa pantolon giydiren insan. Daha ötesi var mı? Kaç tane böyle ikon var ki?

Bir elbise olsaydın nasıl bir elbise olurdun?

Kalp şeklinde göğüs straplezi olan, uçuş uçuş , kuyruklu, büzgülü büzgülü ve minicik ışıltıları olan kırık beyaz renkte bir renkte gelinlik olmak isterdim.

Kırık beyaz?

Ha ha, kırık kalpler!

Gelinliğin de romantik bir tarafı var?

Romantik bir tarafı da var agresif bir tarafı da var. Beyaz çok agresif bir renk bence, ben beyaz ve siyah severim zaten. Çok renk seven bir tip değilimdir. Beyaz bana göre hem çok derin ve çok karanlık hem de çok saf. Önüne koyduğun herşeyi çok iyi yansıtıyor. O kadar gizemli bir renk ki çok derinine inmek gerekiyor.

Ayşim Özgür, 46 dergisi Mart-Nisan sayısında yayınlanmıştır. İzinsiz kullanılamaz.

Fotoğraf: Mehmet Turgut

1 yorum:

Zuzu dedi ki...

Aysim muthis bir yazi ellerine saglik =)